Serbest Piyasa Ekonomisinin Sağlık Sitemine Etkileri

Hastane Dergisi Kasım- Aralık 2010 67.Sayısında ''Serbest Piyasa Ekonomisinin Sağlık Sistemine Etkilerini'' inceleyen çok kapsamlı bir dosya hazırladı.

Serbest Piyasa Ekonomisinin Sağlık Sitemine Etkileri

Saynur Çetiner
Ayşenur Asuman Uğur

Sağlık Ve Yeni Dünya Düzeni
 
Dünyada son yıllarda yürütülen entelektüel tartışmaların odağında “yeni liberalizm” kavramı yer alıyor. Tesadüfen değil elbette... İkinci dünya savaşı sonrasında, belli bir çevrenin kademeli olarak geliştirip hayata geçirilmesine öncülük ettiği “yeni liberalizm”, 1980’li yıllarda dillerimize yerleşen “küreselleşme” kavramıyla bütünleştirilip “yepyeni bir dünya” müjdesiyle gündemlerimize oturtuldu. Savaşlar, etnik çatışmalar, ekonomik yıkımlar ve köhnemiş devlet yapılarından bunalan insanlık alemi de bu müjdeye tarafsız kalmadı doğrusu... “Yeni, liberal ve küresel dünya”yı denemekte bir sakınca görülmedi. Arkası da geldi zaten. Dünyanın güçlü sermaye devletleri, yanlarına “orta güçlü” devletleri de alarak bir küreselleşme atağı başlattılar...

Ancak, yeni dünyanın “temel atma” çalışmaları gezegenimizi sarıp sarmalarken hesapta olmayan çatırtılar da duyulmaya başladı. Seksenli yılların ilk yarısında sinyal veren “küçük çatırtı”nın ardından 2008’de dünyayı yerinden oynatıp bütün dengeleri allak bullak eden “büyük çatırtı”ya yol açan sermaye krizi başladı. Böylece “neo liberalizmin” bütün yönleriyle sil baştan tartışılması kaçınılmaz oldu.

Neo liberalizm, “ekonominin devlet işlerinden ayrılmasını ve piyasayı bütünüyle özel teşebbüsün yönetmesi gerekliliğini savunan bir düşünce akımı” olarak tanımlanıyor. Bu düşünce akımına göre; piyasayı rekabet yönetiyor ve rekabet bütün sorunları çözebiliyor, piyasanın arz-talep dengeleri iyi izlendiğinde sonsuza kadar tıkır tıkır işleyeceği varsayılan bir sistem kurgulanıyor...

Savunucuları tarafından hala biraz “utangaç” yaklaşımlarla dile getirilse de; yeni liberalizm “kişilerin topluma doğal bazı haklarla girdiklerini” kabul edemiyor... Buna karşın “kişilerin girişim özgürlüğü ve açık piyasalar kitleler için en büyük faydayı sağlar” şeklinde bir “açılım” getiriliyor. Yani kitleler için en iyinin ne olacağını “piyasa koşulları” en iyi şekilde belirliyor... 

Yaklaşım bu olunca aslında 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne, bu bildirgenin etkisiyle ülkelerin anayasalarına alınmış olan “sağlıklı yaşam hakkına” da bir çöp kutusu bulunması gerekiyor, ancak bu “aşama” için biraz daha bekleyecek gibi görünüyoruz...
Toplumsal uzlaşma metinlerinin “yeni liberal format”a uydurulması henüz tamamlanamadı, araya kriz girdi, biraz şaşkınız. Ve belki de bütün ülkelerde tartışmanın ayyuka çıkmasının nedeni budur, kim bilir?

Elbette yeni liberalizmin hayata geçirilmesine herkesi ikna edebilmek kolay değildi. Öyle bir kaç rapor, teşvik paketi, eğilim kararlarıyla “dünyanın değiştirilmesi” beklenemezdi, zaten olmadı da... Yeni liberalizmin sağlık ve sosyal güvenlik paketlerinin kurdeleleri çözüldükçe “acı reçeteler”in tadı damakları bozmaya başladı. “Sağlıkta Reform” paketleri, insanların daha kolay, daha hakkaniyetli, daha bütüncül sağlık hizmeti almasının yolunu bir türlü açamadı... Küreselleşmeyle birlikte 21. yüzyıla umutla giren dünya bugün; işsizlik, eğitimsizlik, neredeyse sıfırlanmış yerel tarım üretimleri, sağlık ve sosyal güvenlik sorunlarıyla boğuşan bir görünüm sergiliyor.

Yeni liberal dalganın bir aşamasında, Dünya Ticaret Örgütü, Hizmetler Ticaret Konseyi’nin 1999’da yapılan toplantısında, kamu sağlık hizmetlerinin serbest ticaret kurallarından muaf tutulması talep edildi. Ancak konsey sağlık alanında özel sektör uygulamalarının yaygınlaştırılması yönünde karar verdi! Sağlık sektöründe ister yerli, ister yabancı kaynaklı olsun artan oranda özel sermayenin varlığına kapı açıldı.

Böylece “sınırsız sermaye” sağlıkta da “sınırsız kâr” etme yollarını açabilecekti. Bu durumun geniş halk yığınları açısından sevimsiz sonuçlara yol açması halinde de nasıl olsa serbest piyasa koşulları arz-talep dengesi içinde bütün sorunları hallederdi!.. Peki, halletti mi? Soruya gelen yanıtlardan biri Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD). 50 milyon yurttaşı hiçbir sağlık güvencesi olmadan yaşamak zorunda olduğu halde dünyaya “örnek gösterilen” Amerikan sağlık sisteminde de alarm çanları çalmaya başladı çünkü. Oklahoma Üniversitesi Halk Sağlığı Koleji Sağlık Yönetimi ve Politikası Bölümü’nden Dr. Peter P. Budetti imzasıyla Journal of American Medical Association (JAMA) Dergisi’nin 2 Ocak 2008 tarihli sayısında yayınlanan makale, serbest piyasa uygulamalarının geldiği aşamayı anlatıyor ve zehir zemberek eleştirileriyle dikkat çekiyordu. Dr. P. Budetti’nin eleştirileri şöyleydi;

“Metalaştırma, yani tıbbi hizmetlerin hasta/hekim ilişkisi temelinde çok özel ve son derece kişisel bir hizmet olmaktan çıkarılarak farklı satıcıların sunduğu tamamen alınıp satılabilir bir ticari ürüne dönüşmesi ‘serbest piyasa’ yaklaşımında yaygınlaşmıştır. Bu dönüşüme; kapital harcamalarında deregülasyon, kâr amaçlı olmayan hizmetlerin kâr amaçlı hale dönüşmesi, sigorta sektöründe birleşmeler ve çok kârlı bir ilaç endüstrisi damgasını vurmuştur. Sigorta endüstrisinde yaygın birleşmeler çoğu eyalette, ortada bir avuç sağlık planı kalmasına neden olmuştur. İlaç endüstrisi OTC reklamları sayesinde büyük kârlar elde etmiştir. Gevşek ve etkili olmayan anti-tröst yasaları hastanelerin ve sağlık planlarının birleşmesine engel olamamıştır. Bütün bu nedenlerle reçetesiz satılan ilaç satışları 1980’de 12 milyar dolardan 2005’te 200 milyar dolara ulaşmıştır. Yani 25 yıl boyunca, yılda ortalama yüzde 11,9’luk büyüme gözlenmiştir. Ama daha da önemlisi, ABD, biyomedikal ve teknolojik devrime öncülük etmesine rağmen vatandaşlarına ‘iyi’ sağlık hizmetini sunamamaktadır.”

ABD’de tıbbi örgütlenmelerin dahi “kısıtlanma korkusu” ile sosyal adalete muhalif kaldığına dikkat çeken Dr. P. Budetti, korkunun ecele faydası olmadığını hatırlatırcasına, bu örgütlerin “günümüzde ticari planlardan kaynaklanan kısıtlamalarla karşı karşıya olduğunu” belirtiyor ve şöyle devam ediyor:
“Tıbbın bir meslek olarak etik, moral ve yasal sorumluluklar çerçevesinde kendi kendini denetlemesi ve hastaları gözetmesi gerçekleşseydi; sağlık planlarına, kalite teminatlarına ve hasta koruma süreçlerine gerek kalmayacaktı.

Tıptaki dönüşümün bir başka sonucu da uzmanlık alanlarının ‘balkanizasyonudur.’ Öyle ki, günümüzde sayıları 130’a ulaşan uzmanlık alanları ve yan dallar eskiye göre çok daha az örgütlüdür ve hekimler kişisel çıkarları için birbiriyle kıyasıya rekabet halindedir.

Bugün gelinen aşamada, dünyanın önde gelen sağlık entelektüelleri “yeni liberalizmin” ipliğini pazara çıkarmak için yoğun bir çaba içindeler. Makaleler, kitap çalışmaları birbiri ardına okurlara sunuluyor.

Küresel sağlık politikalarının sadık uygulayıcısı olan Türkiye’de ise hala “serbest para”nın tadını çıkarıyor gibiyiz. Ancak bu yanıltıcı bir görünüş olabilir, dikkat etmekte yarar var sanki...

Türkiye küreselleşme politikalarının etkisini, özellikle son 20 yılda fazlasıyla yaşayan ülkeler arasında yer alıyor. Dünya Bankası’nın 1987 yılında hazırladığı “Gelişmekte Olan Ülkelerde Sağlığın Finansmanı: Bir Reform Ajandası” başlıklı rapor Türkiye’de sağlıkta yeni liberal reform uygulamalarının temeli olarak görülüyor.

Sağlıkta katkı payını ilk kez gündeme getiren raporun ardından 1990 yılında hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Projesi” ile sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasalaştırılması için gerekli kredi desteğinin sunulduğunu biliyoruz. Ardından, 1993 yılındaki “Dünya Gelişme Raporu: Sağlıkta Yatırımlar” başlıklı raporda temel hizmet paketi uygulaması gündeme getirildi. Bu uygulamayla yoksul kesimin sağlık hakkı minimum paketlere sıkıştırılıyordu. Paket ödemelerinin finansmanı da devlete bırakılıyor ve böylece bir meşruiyet sağlandığı inancı oluşturuluyordu.

O günlerde biraz el yordamıyla, biraz kıbleyi ABD’ye çevirerek, ne olduğunu anlamaya çalışarak ama paranın sıcak yüzüne hayır diyemeyerek genişçe bir anlaşma tabanı bulan “yeni liberal sağlık politikaları”, bazı detaylarıyla Türkiye’nin sorunlu sağlık örgütlenmesini yenileyecek bir fırsat olarak görüldü. Anayasal sosyal devlet ilkesini savunan taraflar da dahil olmak kaydıyla, üzerinde anlaşılan bir görüş vardı: “Sağlıkta köklü bir reforma ihtiyacımız var. O halde bu fırsat değerlendirilmeli, teşviklerin katkısıyla yenilenme hareketi başlatılmalıdır.”

Doğrusu, o günlerdeki sağlık sisteminin genel tablosu, bu görüşlerin yaygın olarak kabul görmesinin de zeminini oluşturdu. 1940’lı yıllara kadar büyük atılımlar yapabilen, salgın hastalıklarla savaşımda güçlü sınavlar veren Türkiye, 1980’lerin sonuna doğru, artan nüfusuna uygun yatırımları yapamamış, sağlık organizasyonunu yeterli düzeye getirememiş durumdaydı. Sağlık hizmeti almak, ülkenin en sorunlu konuları arasındaydı. Dolayısıyla “reform” için zamanlama son derece uygundu. Fakat sosyal devlet anlayışına sahip her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, “reform” sözcüğünün aslında ne anlama geldiğini farklı şekilde algılayan çevreler vardı, hala da var.

Sağlık reformu gündemde daha sıklıkla yer alıp ilk uygulamaları uç vermeye başlayınca, sağlıktaki yenilenme hareketi üzerine ilk değerlendirmeler de kaleme alınmaya başladı. Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdür Vekili, TİGEM-Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulunmuş olan Cemal Uysal’ın, Mevzuat Dergisi’nin Mayıs 1998 tarihli 5. sayısında yayınlanan “Yeni Küresel Kapitalizm’de İstihdam, Sosyal Güvenik Ve Sağlık” başlıklı yazısı, bu değerlendirmelerden biri olmasıyla dikkat çekiyor. Konuyu kapsamlı bir şekilde ele alan Uysal, yazısının bir bölümünde şu noktalara dikkat çekiyor;

“Sosyal devlet programlarının çok çeşitli şekillerde devreye sokulması, çalışma şartlarının iyileştirilmesi, sendikalaşma, toplu sözleşme ve grevin bir hak arama yolu olarak yasalarda yer alması, sanayi devrimi ve kapitalistleşme sürecini rahatlatmış, sosyal barışı sağlamış ve bu süreç 1980’li yıllara kadar önemli bir sorun yaratmadan gelmiştir. Sosyal güvenlik kurumları hastaneleri dahil, kamu sağlık hizmetlerinden kimsenin memnun olmaması, zaman zaman kamu sağlık hizmetlerinin de özelleştirilmesini gündeme getirmektedir.

Gerekçe olarak da özel hastanelerde hizmetin çok daha kaliteli olduğu ifade ediliyor. Bu gerçeği dile getirirken, ekonomi ilminin derinliklerindeki gerçekleri de dikkate almak gerekir. İnsanların, ihtiyaç duydukları ve talep ettikleri bir mal ve hizmeti satın alırken, eylemlerini belirleyen üç ana faktör vardır. Bunlar; gelir seviyeleri, fiyat ve kalitedir. Acaba halk neden kamu sağlık kuruluşlarının kapısında metrelerce kuyruklarda bekliyor da özel sağlık kuruluşlarına gitmiyor? Neden özel otomobile sahip olup onunla evine gidemiyor, neden her gün taksiye binemiyor da kalitesiz hizmet veren dolmuş ve otobüs kuyruklarında bekliyorsa, özel hastanelere de o sebepten gidemiyor. Buradaki temel sorun düşük satın alma gücüdür.”

Ülkenin yoksul kesimlerinin hizmet alma eğilimlerini böyle özetleyen Cemal Uysal, özel sağlık kurumlarının teşvik edilip geliştirilmesini onaylıyor, ancak uyarılarını da sıralamayı ihmal etmiyor;

''Bugünkü şartlarda ve hatta daha uzun bir süre kamu sağlık hizmetlerinden vazgeçilemez ve bu alan tamamen özelleştirilemez. Serbest piyasa ekonomisinin en hararetli savunucuları bile yakın zamana kadar özelliklerinden dolayı; sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin devlet eliyle yürütülmesi gereğine inanırlardı. Şimdilerde ise; bu hizmetlerin de özelleştirilmesi hususunda yoğun bir talep ve tartışma gözlenmektedir. Ancak bu konunun ülkemiz şartlarında, ekonomik açıdan iyice analiz edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Çünkü, sağlık hizmetlerinin karşılanmasında tüm ülke nüfusunun veri olması, buna mukabil kaynak ve arz yetersizliği bulunması ve bu temel değişkenlerin nispi miktarına göre oluşacak fiyat seviyesinin, teorik taleple efektif talep arasındaki makası açması sonucu, nüfusun önemli bir bölümünün sağlık hizmetlerinden yoksun kalması gibi olumsuz bir tablonun ortaya çıkması ihtimali mevcuttur.”

Daha sonra ülkemizde sağlık hizmetlerinin, özellikle hastane hizmetleri bakımından, çok büyük bölümünün devlet tarafından yürütüldüğünü hatırlatan Uysal, görüşlerini aktarmayı şöyle sürdürüyor;

“Her kademedeki kamu sağlık kuruluşları statüleri gereği kâr maksimizasyonu esasına göre değil, maliyet minimizasyonu esasına göre faaliyet göstermektedirler. Kamu sağlık kuruluşlarında kapasite yaratılması ve arzın artırılmasında esas motif, kamu ihtiyacının karşılanmasına yönelik politik-idari takdir ve tasarruftur. Bunun ekonomik literatür bakımından anlamı; kamu sağlık hizmetlerinin makro ekonomik dengeler içinde, yani kamu yatırım ve finansman programında yer almasıdır.

Dünya 21. yüzyıla büyük bir küresel şenlik havasında girmiş, ülkemiz de bu havadan hayli etkilenmişti. Fakat ne olduysa oldu şenlik havası kısa sürdü... Sanki bu genel sarhoşluk havasını fırsat bilen ve adeta anlık bir süreyi dahi kaçırmak istemeyen “yeni liberalist küresel” akımlar yeryüzünü yeniden şekillendirmeye başladı... Siyasi iktidarlar el değiştirdi, ülkeler yıkıldı yenileri kuruldu...

2002 yılının Kasım ayında yapılan erken genel seçim sonunda Türkiye’de de iktidar değişikliği gündeme geldi. Siyasi iktidarın gündeminde ilk sıralarda yer alan konulardan biri de sağlık sistemiydi. “Sağlık reformu” kapsamında hazırlık çalışmalarını yoğunlaştıran, tartışma zeminlerini teşvik eden hükümet “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adını verdiği yenilenme çalışmasını 2005 yılından itibaren uygulamaya soktu.

Kamu hastanelerinin tek çatı altında toplanması, sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında toplanması, özel sağlık kuruluşlarının (en azından bir dönem) teşvik edilmesi, Kamu Hastaneleri Birlikleri’nin oluşturulması, hastanelerde dış hizmet alımlarının özelleştirilmesi, yeşil kart uygulamasının yaygınlaştırılması, aile hekimliği sisteminin başlatılması ve kamu özel ortaklıkları Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ana hatlarını oluşturdu.

Programın hedeflerine de büyük ölçüde ulaşıldı. Tabii bütün bunlar, birkaç satırda anlatıldığı kadar kolay olmadı. Dönüşüm Programı destek bulduğu kadar yoğun bir muhalefetle de karşılaştı. Programın bütününe karşı çıkanlar olduğu gibi uygulamalardaki ayrıntıları öne çıkaranlar oldu. Anayasal sosyal devlet oluşumunun sarsıldığı, sağlıkta liberalizasyonun tehlikeli boyutlara ulaştığı da sıklıkla ifade edilmeye başladı. 

Türk Tabipleri Birliği Tıp Dünyası Dergisi’nin Nisan 2006 tarihli 142. sayısında, “Neoliberalizm ve ‘Kamu Hizmeti’nin Sonu” başlıklı yazıyı kaleme alan, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’dan Dr. Faruk Ataay görüşlerini şöyle dile getiriyordu;

“Türkiye toplumunu 1980’den bu yana daha da geri bırakan, eşitsizlikleri ve yoksulluğu daha da arttıran neoliberal politikalar, günümüzde şiddetini iyice arttırmış durumda. Neoliberallerin 1980’den bu yana gerçekleştirmek isteyip de toplumsal muhalefet nedeniyle bir türlü gerçekleştiremedikleri adımlar, son birkaç yılda İkinci Kuşak Yapısal Reformlar adı altında ardı ardına gerçekleştiriliyor. Böylece, toplumsal yaşamın bütün alanları metalaştırılırken, çalışan sınıfların bütün kazanımlarının yok edilmesine çalışılıyor.”
Yeni liberal akımın Türkiye üzerindeki etkilerini değerlendirmeye devam eden Dr. Ataay ayrıca şunları söylüyordu;

“Neoliberal saldırının günümüzdeki en önemli hedeflerinden birini sağlık ve sosyal güvenlik sistemi oluşturuyor. Bilindiği üzere, Sağlıkta Dönüşüm Programı başlığı altında gündeme getirilen reform programı, bir yandan kamu sağlık kuruluşlarını ‘sağlık işletmesi’ne dönüştürerek özelleştirmeyi, bir yandan tüm sosyal güvenlik kurumlarını Genel Sağlık Sigortası çatısı altında birleştirirken yurttaşların ödedikleri sağlık primleri karşılığında alacakları sağlık hizmetlerini sınırlamayı, diğer yandan da koruyucu sağlık hizmetlerini aile hekimliği çatısı altında ticarileştirmeyi öngörmektedir.

2000’lerin ilk on yıllık dilimini geride bırakmak üzere olduğumuz şu günlerde bu tartışma hız kesmeden sürüyor. Türkiye’de Sağlıkta Dönüşüm Programı uygulamaları çerçevesinde daha görünür ve izlenebilir hale gelen liberalizasyon hamlelerinin sonuçları üzerinden, artık daha fazla “veriye dayalı” tartışmalar yürütmek mümkün görünüyor.
Serbest piyasa politikalarının sağlık sistemimiz üzerindeki etkileri hakkında, ülkemizin önde gelen sağlık akademisyenlerinin görüşleri bugünlerde daha fazla sayıda sağlık kamuoyuna sunuluyor. Sağlıkta Dönüşüm politikalarının insanı değil “hasta”yı, sağlığı değil hastalığı, hastaneyi değil “işletme” çıkarlarını, hizmeti değil “kâr”ı, toplum yararını değil “uluslararası sermayenin çıkarlarını” gözettiği sıklıkla ifade ediliyor. Böyle devam edildiği takdirde ülkemizin, ABD’de olduğu gibi, kayıt yetersizliği nedeniyle sağlık sorunları bilinemeyen, çok kişinin hizmetten yararlanamadığı, hastalık ve ölümlülüğün yüksek olduğu bir konuma sürükleneceği ve Cumhuriyet’in sağlık alanındaki kazanımlarının yok olacağı uyarıları yapılıyor.

Hastane Dergisi’nin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan akademisyenlerden, Dokuz Eylül Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gazanfer Aksakoğlu, konuyla ilgili görüşlerini şöyle aktarıyor;

“Rekabet başlı başına haksızlıktır, haklısı olmaz. Rekabet kapitalist ekonomi sisteminin temel yapılanma modelidir ve amacı doyumsuz ve sonsuz ‘kâr’dır, yarar sunmayı amaçlamaz. Toplum yaşamında paylaşım ve ortak yararlanma temel yapılanma biçimidir''

Özellikle insan hakkı ve kazanımı olan sağlık alanında uygulanması düşünülemez. Sağlıkta tekelleşme tek tehlike değildir. İnsan sağlığı, giderek canlı sağlığı konusunda pazar açılması ve piyasa oluşturulması, tekelleşmeye yol açmasa da insanlık dışıdır. Sağlık haktır, satılamaz ve üzerinden kazanç sağlanamaz. Sağlığın kazanca ve kara dönüştürülmesi suç oluşturur. Sağlık gereksinmesinin karşılanması bir toplumsal sorumluluktur. Anayasasında “sosyal devlet” ilkesi ile bağlanmış bir yapılanma ve onun yönetimi sağlık gereksinmesini ulaşılabilir ve ücretsiz sunmakla yükümlüdür. Bu sorumluluk anlayışıyla 1961 yılında çıkarılan ve bugün de yürürlükte olmasına karşın ihlal edilen Sosyalleştirme Yasası devlete her aşamadaki tüm sağlık hizmetlerinin herkese ücretsiz sunumu ödevini bağlayıcı olarak vermiştir.

Yeni veya klasik liberal görüşlerin “kârlılık”, “rekabet”, “sınırsız sermaye” gibi kavramlarla özdeşleşmiş olması, hiç şüphesiz “sağlıkta liberalizasyon” tartışmalarının da bel kemiğini oluşturuyor. Sağlık uygulamaları “ödediğin kadar karşılık alırsın” anlayışıyla örgütlenmeye başlayınca da kuramsal tartışmanın ayrıntıları netlik kazanıyor.

Sağlıkta serbest piyasa uygulamalarının etkilerini değerlendiren bir başka bakış açısını da İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur sunuyor;

“Sağlıkta ‘serbest piyasa ekonomisi’ (buna birçokları sadece ‘piyasa ekonomisi’ der) her yönüyle tam olarak uygulansaydı, bu piyasada hizmete ihtiyaç duyan savunmasız ve düşkün grupların hali vicdanları kanatırdı. Bu nedenle sosyal dayanışma mekanizmaları kuruluyor. En vahşi haliyle kapitalizmin uygulandığı ABD ve Meksika’da bile devletin sağlık harcamalarındaki payı yüzde 44’tür. Yani en fazla yarı yarıya özelleştirilebiliyor. Burada kritik nokta hizmetin kime verdirildiği değil, finansmanı kimin ne şekilde yaptığıdır. Mesela Kanada’da aile hekimleri özeldir ama bu ülkede aile hekimliği mekanizması toplum sağlığının bel kemiğini ve güvencesini oluşturur. Çünkü özel kuruluşlara bu hizmeti verdiren devlet güçlüdür ve vatandaşının sağlığının arkasını arar. Tamamen piyasa ekonomisine sağlığı terk ederseniz devlet hiç ama hiç müdahale etmeyecek anlamına gelir. Tarihte böyle bir ülke görülmemiştir.”

Günümüz Türkiye’sinin ulaştığı duruma bağlı olarak, Dünya Bankası tarafından 1993 yılında “Sağlığa Yatırım” başlığı ile yayınlanan Dünya Kalkınma Raporu’nun bu anlamda önemli bir kilometre taşı olduğunu yeniden hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Osman Hayran ise; neoliberal sağlık politikaları için bir manifesto olma özelliğini taşıyan bu raporun önerilerinin kısa zamanda tüm gelişmekte olan ülkeler tarafından benimsendiğini ve uygulamaya konulduğunu söylüyor. Prof. Dr. Hayran sözlerini “Ne var ki, ne gelişmiş Batı ülkelerinde ne de bu politikaları sadakatle uygulamaya koyan gelişmekte olan ülkelerde umulan başarılar elde edilememiştir” diyerek sürdürüyor ve görüşlerini şöyle aktarıyor;

“Sağlık hizmetlerinin ticarileşmeye başlaması ve kâr amacının ön planda olması en yakın tehdit olarak dikkati çekmektedir. Ülkemizdeki tedavi edici sağlık sektörü henüz ‘kâr amacı gütmeyen kuruluş’ kavramına hayli uzak bir noktadadır. Sayıları hızla artmakta olan özel hastanelerin büyük kısmı şahıslara ya da aile şirketlerine ait hastanelerdir. Vakıf Üniversitelerine ait hastaneler bile şahıs ya da aile adıyla anılmaktadır. Hatta ‘vakfetmek’ amacıyla hastane kurulması yerine, var olan özel hastaneleri daha kârlı hale getirmek amacıyla Vakıf Üniversitesi kurma yoluna gidilmektedir. Eski dönemin hantal, verimsiz ve devlet memuru statüsündeki sağlık personeli tarafından hizmet sunulan ‘Devlet Hastaneleri’ne alternatif olarak, başlıca hedefi pazardan daha fazla pay kapmak, daha çok kazanmak olan, kâr amaçlı özel hastaneler yaygınlaşmaktadır. Hastanecilik anlamında adeta devletçi yapıdan serbest pazar anlayışına doğru bir savrulma dikkati çekmektedir. Bu durum yabancı sermayenin ve yabancı hastane zincirlerinin ilgisini çekmeye başlamıştır.

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın bir siyasi tercih olması ve bu tercihin iktidar partisi tarafından sağlık politikalarına egemen kılınması, ister istemez tartışmanın merkezine iktidar partisini de yerleştiriyor.

Akdeniz Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlker Belek sağlık uygulamaları açısından son sekiz yıllık dönemi şöyle değerlendiriyor;

“AKP iş başına geldiğinden beri konumuzla bağlantılı olarak şunları gerçekleştirmiştir;

a) Ekonominin genelinde cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme dalgası bu dönemde yaşanmıştır. Son 30 yıldaki 50 milyar Dolarlık özelleştirmenin 40 milyar Doları AKP dönemi içindedir.

b) Tedavi edici sağlık hizmetlerinde kamu sektörü karşısında özel sektörü, özel sektör içinde poliklinikler ile sağlık merkezleri karşısında hastaneleri destekleyen bir strateji benimsenmiştir.

c) Sağlık sistemi içinde tedavi edici bölmenin ve hastanecilik hizmetlerinin ağırlık kazanmasına bağlı olarak koruyucu sağlık hizmetleri bölmesi görece küçülmüştür.

d) Tedavi edici sağlık hizmetlerinde özel hastaneler bölmesinin büyümesi biçiminde gerçekleşen özelleştirme dalgası tamamen devlet-kamu desteklidir. SSK’nın özellikle 2004 sonrasında bütçesinin çok büyük bölümünü özel sağlık kurumlarından hizmet satın almak için kullandığını biliyoruz. Şimdilerde ise özel hastaneler açıkça SGK anlaşmalarıyla ayakta durmaktadır. Özel sektörü kamu beslemekte ve ayakta tutmaktadır.

e) Sayıları son yıllarda geometrik hızla artan ve yatak kapasitesi olarak da gayet büyük olan özel hastaneler açıkça AKP ile dirsek teması içinde bu duruma gelmişlerdir.

2011 yılına girerken aynı zamanda genel seçimlerin havasını da solumaya başlayan Türkiye’nin en yaşamsal sorunlarından birini, sağlık akademisyenlerinin görüşleriyle ele aldık.

Sağlıkta yeni liberalizmin yarattığı sonuçlar, tıpkı eğitim, güvenlik ve hukuk alanlarında yaşanmakta olan zorlayıcı etkiler gibi daha uzunca bir süre ülkemiz entelektüellerinin gündemini oluşturmaya devam edecek gibi görünüyor. Küresel sermaye krizinin reel sonuçları ilan edildikçe sağlık ekonomisi alanındaki yönelimlerin de farklılaşacağını şimdiden öngörmek mümkün sanki...

Devamı Hastane Dergisi Kasım- Aralık 2010 67.Sayısında!

Hastane Dergisi

28.1.2011 - 4728





Konuyla İlgili Sorular
İlgili Forum Konuları
BU SAYFAYI PAYLAŞ Facebook'ta paylaş

SAĞLIK HABERLERİ Tüm Haberler Sağlık Haberleri Rss

FOTO GALERİ Tüm Foto Galeriler
Diş Fırçanızı Karanlık Yerde Tutuyorsanız Dikkat! Tehlike Saçıyor
Diş Fırçanızı Karanlık Yerde Tutuyorsanız Dikkat! Tehlike Saçıyor
Yumurtayı Pişirmeden Önce Yıkamak Ne Kadar Doğru?
Yumurtayı Pişirmeden Önce Yıkamak Ne Kadar Doğru?
Kan Lekeli Yumurta Yenir mi?
Kan Lekeli Yumurta Yenir mi?
Lahana Yapraklarını Göğsünüze Sarın, Faydası İnanılmaz
Lahana Yapraklarını Göğsünüze Sarın, Faydası İnanılmaz

SAĞLIK VİDEOLARI Tüm Videolar
Sağlık Video Bitkiler Sağlıklı Yaşlanmayı Destekliyor
Bitkiler Sağlıklı Yaşlanmayı Destekliyor
Sağlık Video Göziçi İğne Nedir? Neden Yapılır? İzmir Kaşkaloğlu Göz Hastanesi
Göziçi İğne Nedir? Neden Yapılır? İzmir Kaşkaloğlu Göz Hastanesi
Sağlık Video Yakını Görememe ve Tedavisi İzmir Kaşkaloğlu Göz Hastanesi
Yakını Görememe ve Tedavisi İzmir Kaşkaloğlu Göz Hastanesi
Sağlık Video Botoks Nedir Kaşkaloğlu Göz Hastanesi
Botoks Nedir Kaşkaloğlu Göz Hastanesi

 

[Hata Bildir]